Kayıp Bedenler – Bölüm 4

NOT: Oylama tamamlandı. Sonuçları görmek istiyorsan aşağıdaki yazının en sonuna bakabilirsin.


Bir bodrum katında eski bir sandalyede oturmuş tanımadığın bir yabancının nefesi dışında hiçbir şey duymadığın bir kâbusun içinde kapana kısılmış durumdasın. Harekete geçmediğin her an ölüme bir adım daha yaklaşıyorsun. Şimdi sıra sende. Artık hayatta kalmak için bir şeyler yapmalısın.

Tüm vücudun harekete geçmek için ayaklanıyor. Hızlı ama dikkatli biçimde ileri atılıyorsun. Tezgâha uzanarak bıçağı kapıyorsun. Yüzünü diğer tarafa dönüyorsun. Hedefe kitlenmiş durumdasın. Bıçağı havaya kaldırarak öne doğru atlıyorsun. Keskin ağızlı alet, eti delip acı bir çığlığı tetiklemek için hızla aşağı doğru iniyor.

O an ayağın bir şeye takılıyor. Beklenmedik biçimde tökezliyorsun. Kendini toparlayamıyorsun. Elindeki bıçağın hedefi şaşıyor. Sert bir şekilde yabancının üzerine düşüyorsun. Karalara bürünmüş kişi ne olduğunu anlayamıyor. Beraber yere devriliyorsunuz. Bıçak elinden kayıp gidiyor.

Kafanı sağa sola sallayıp sersemliğini atıyorsun üzerinden. Vücudun yerdeyken aklındakini gerçekleştirememiş olsan da yabancıyı devre dışı bıraktığını fark ediyorsun. Aradığın fırsat da buydu zaten. Yabancı senin darbenle afallamışken sen de kaçma şansını yakalıyorsun. Hızla ayağa kalkıyorsun ve yabancının odaya girdiği kapıya doğru yöneliyorsun. Karanlık kişi yerdeyken ayaklarına doğru son bir hamle yapsa da seni yakalayamıyor.

Arkana bakmadan ışığın geldiği yere doğru koşuyorsun. Sanki ölüm seni takip ediyor ve sen de ondan kaçıyorsun. Işık daha da yaklaşıyor. Aydan geldiğini fark ediyorsun. Sonunda bir pencereye varıyorsun. Onu itip kendini dışarıya, ıslak çimlerin üzerine atıyorsun.

Serin gece ve yağmur seni kucaklıyor. Tek düşündüğün şey buradan kaçıp kurtulmak. Ölüm seni teğet geçti ancak henüz hiçbir şey bitmedi. Yetimhanede neler yaşandı ve yaşanıyorsa artık hayal edebildiğinden öte olduğunu biliyorsun. Nefesin kesilip ciğerlerin yanana kadar koşuyorsun. Ancak kaygan zemin sana bir oyun hazırlamış durumda. Ayakta duramıyor ve yere kapaklanıyorsun. Düşmenin etkisiyle yetimhaneden aldığın fotoğraf çerçevesi cebinden fırlıyor. Camı kırılmış vaziyette senden bir iki adım öteye savruluyor.

Hızla ayağa kalkıp arkana bakıyorsun takip ediliyor musun diye. Ancak kimseyi göremiyorsun. İlerleyip çerçeveyi ve içinden fırlayan fotoğrafı yerden alıyorsun. Ve o an fark ettiğin bir şey vücudunda şok etkisi yaratıyor. Kalbin hızla çarpmaya başlıyor. Seni böyle şaşırtan şey fotoğrafın arkasına el yazısıyla yazılmış bir yazı.

“Güzel torunum bir yaşında. Mia Falkland”

Aklın allak bullak, sanki kafanın içinde şimşekler çakıyor. Şaşkınlık içindesin. Fotoğraftaki kadın Mia Falkland, çocukları alıkoyup daha sona intihar eden baş bakıcı ve aynı zamanda Bayan Stanton’un büyükannesi. Olaylar artık içinden çıkılmaz, karanlık bir hal alıyor. Tüm soruların cevap bulması gerek. Geçmişte olanların ve bu gece yetimhanede yaşadıklarının bir açıklaması olmalı.

Fotoğrafı cebine atıyorsun. Yağmur montunu ıslatırken koşmaya devam ediyorsun. Artık elinde bir fener yok ancak ay ışığı sana rehberlik ediyor. Geldiğin yolu takip ederek hızla ormanı geçiyorsun. Ağaçları geride bıraktıktan sonra bir açıklığa varıyorsun. Derrick’in aracı bıraktığınız yerde duruyor. Hızla koşuyor ve içine giriyorsun. Bir iki saniye boyunca paniği üzerinden atıp sakinleşmek için bekliyorsun. Ardından kontağı çevirip marşa basıyorsun. Artık kafandaki sorulara cevap bulmayı umduğun yere gitmeye hazırsın. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağarken aracı Ann Stanton’ın evine doğru sürüyorsun.

Dakikalar sonra Ann Stanton’ın evine varıyorsun. Aracı terk edip koşarak merdivenleri çıkıyor ve kapıyı çalıyorsun. Kısa bir duraklamanın ardından içeriden kim olduğunu soran bir ses duyuyorsun. İsmini söylüyorsun. Kapı yavaş ve temkinli bir biçimde açılıyor. Ann Stanton gecenin köründe seni gördüğüne şaşırıyor ancak yüzündeki tuhaf ve şaşkın ifadeyi fark edince seni içeri davet ediyor. Salona geçiyorsunuz.

“İyi misiniz. Dr. Forrester? Berbat görünüyorsunuz. Bir şey mi oldu?”

Kadına dönüp cevap veriyorsun. “İyi olduğum söylenemez Bayan Stanton. Bu gece yaşadıklarım tüm dengemi alt üst etti.” Ardından etrafa bakıyorsun “Anneniz nerede?”

“Onu yaklaşık bir saat önce yatırdım. Saat oldukça geç oldu.” diye cevap veriyor kadın. Ardından meraklı gözlerle soruyor. “Neler olduğunu anlatmayacak mısınız? Yoksa yetimhaneden mi geliyorsunuz? ”

O sırada gözün duvara takılıyor. Yetimhanede bulup yanına aldığın aile fotoğrafı ilk ziyaretinde gördüğün gibi yine orada asılı duruyor. Peki fotoğraf buradaysa yetimhanede bulduğun ne öyleyse? Zihnin yine düğümleniyor. Duvarı işaret edip soruyorsun. “Bu fotoğrafın bir kopyası var mıydı?”

Bayan Stanton arkasını dönüp fotoğrafa bakıyor. “Evet, var. Aslında kopya olan duvardaki, onu aslından çoğaltmıştık. Orijinali annemin odasında dururdu ancak birkaç gündür onu bulamıyorum. Temizlik yaparken bir yere kaldırıp unuttum sanırım. Neden sordunuz?”

Cebinden fotoğrafı çıkarıp kadına gösteriyorsun. “Bu muydu?” Kadının gözleri şaşkınlıkla parlıyor. “Evet, bu o. Onu nereden buldunuz?”

“Bu gece yetimhaneyi ziyaret ettiğimde buldum. Oraya nasıl gittiği ile alakalı bir fikriniz var mı? diye soruyorsun. Kadın hala şaşkın bir ifadeyle hayır anlamında kafasını sallıyor.

“Bana büyükannenizin bir trafik kazasında öldüğünü ve onu hiç tanımadığınızı söylemiştiniz.”

“Evet, öyle. Onu hiç hatırlamıyorum, öldüğünde iki yaşındaymışım. Annemin anlattığına göre kötü bir kazaymış.” diyor kadın.

“Korkarım bu doğru değil, Bayan Stanton.” diye cevap verip fotoğrafı kadına uzatıyorsun. Bayan Stanton arka tarafa yazılmış notu okurken sen konuşmaya devam ediyorsun. “Görüldüğü üzere büyükanneniz Mia Falkland. Kendisi yetimhanenin baş bakıcısıymış. Önce çocukları kaçırmış, ardından da intihar etmiş. Yani yıllar önce yaşanan trajik olayların başrolü o.”

Kadın şoktan açılmış ağzını elleriyle kapatıyor. “Hayır, inanmıyorum! Bu mümkün değil! Yalan söylüyorsunuz!”

“Üzgünüm Bayan Stanton fakat gerçek bu. Tüm kanıtlar yetimhanede. Kaçırılan çocuklardan biri günlüğünde tüm yaşananları anlatmış. Çözemediğim tek şey büyükannenizin intiharından sonra çocuklara ne olduğu. Bayan Falkland onlara zarar vermemiş. İntihar ettiğinde çocukların hayatta olduğunu o günlük kanıtlıyor.”

Kadın bir koltuğa çöküp ağlamaya başlıyor. “Bu nasıl olabilir? Büyükannemin adı Mia değil ki, Marilyn. Falkland soyadını da hiç duymadım ailemizde.”

“Büyükannenizin kızlık soyadı Falkland olabilir, o sebeple duymamış olabilirsiniz. Mia da yine sizin bilemeyeceğiniz ikinci ismidir belki de.”

Kadın artık hıçkıra hıçkıra ağlıyor. “Anlayamıyorum. Bunlar doğruysa niçin böyle bir şey yapmış?”

Elini montunun cebine atıyorsun. Kadın gözyaşlarını silebilsin diye bir mendil çıkarıyorsun. O sırada cebinden bir şey fırlayıp yere düşüyor. Zeminden metal bir nesnenin sesi geliyor. Bu yetimhanede bulduğun anahtar.

Sesin geldiği yere bakan Bayan Stanton’ın ağlaması aniden kesiliyor. Kadın şaşkınlıkla sana dönüyor. “Bu evin bodrum katının anahtarı. Sizde ne işi var?”

“Derrick ile birlikte yetimhanede bulduk. Orada denediğimiz hiçbir kapıyı açmadı. Sebebini şimdi anlıyorum.” diye cevap veriyorsun.

“Bay Powell nerede peki?”

Yüzün Derrick’e olanları hatırlayınca adeta çöküyor. “Anladığım kadarıyla yetimhanenin gizemi o yıllarla sınırlı kalmamış, Bayan Stanton. Orada hala büyük bir tehlike var. Bu gece başımıza korkunç şeyler geldi. Ben buraya dönmeyi başardım. Maalesef Derrick benim kadar şanslı değildi.”

Kadın sana dehşet içinde bakıyor. “Ne yani, öldü mü?”

Başını üzüntüyle öne eğiyorsun. Bayan Stanton tek kelime edemeden donup kalıyor. Ona dönüyorsun. “Hepimiz büyük tehlikedeyiz, Bayan Stanton. Çok tuhaf bir gizemin içindeyiz. Ve bu anahtar her şeyin cevabı olabilir. Acele etmeliyiz. Bodrumunuza inmeliyiz. Beni oraya götürebilir misiniz?”

Kadın bir süre öylece kala kalıyor. Afallamış durumda. Sonra yerinden kalkıp elini tutuyor. “Gelin benimle.”

Beraberce salondan çıkıp koridora dönüyorsunuz. Biraz yürüdükten sonra bir kapının önüne gelince duruyorsunuz. Bayan Stanton anahtarı senden alıp deliğe sokuyor. Kadın parmaklarını çevirince kapı açılıyor. Dipsiz bir kuyuya benzeyen karanlık ayaklarınızın altına seriliyor. Bayan Stanton bir odaya gidip el feneri getiriyor. Ardından merdivenleri inmeye başlıyorsunuz. Elinizdeki küçük ışık kaynağı ile yeniden karanlığa doğru dalıyorsun.

Temkinli bir şekilde zemine varıyorsunuz. Dışarıdan gelen yağmur ve gök gürültüsü sesleri karanlığa eşlik ediyor. Feneri etrafa tutmaya başlıyorsunuz. Ne ile karşılaşacağınızı bilmeden etrafa bakmaya çalışıyorsunuz. Kalbin hızlı hızlı çarparken burada bir şeyler bulmayı ümit ediyorsun. Anahtarın karşına çıkmasının bir sebebi olmalı.

Fenerin zayıf ışığı az da olsa etrafa yayılıyor. Birçok eski eşya bodrum katına dağılmış durumda. Çürümekte olan ahşap mobilyalar, kırık resim çerçeveleri, içinde halatlar olan sandıklar, paslanmış metal kovalar ve daha birçok obje özensizce kenara atılmış. Örümcek ağları her yerden sarkıyor. Derin rutubet ve fare pisliği kokusu birbirine karışıp burnunu yakıyor. Etraftaki dağınıklık sebebiyle adım atmak hayli zor. Ortam ruhunu sıkıştırıyor. Bilinmezlik ve korku vücudunu sarıyor. Aklındaki sorularsa seni daha da korkutuyor. Neden buradayım ve ne bulacağım?

“Buraya hiç inmiş miydiniz, Bayan Stanton?” diye soruyorsun. “En son ne zaman bodrum katına geldiğimi inanın hiç hatırlamıyorum.” diyor kadın.

Zayıf ışıkta ilerlemeye devam ediyorsun. Bir sandık ve koltuğun arkasından geçiyorsun. İleride gördüğün bodrum pencerelerine doğru ilerliyorsun. O sırada yan tarafında çok eskiden kullanıldığı belli olan bir şömine olduğunu fark ediyorsun. Yönünü oraya doğru çeviriyorsun. Şöminenin ağzında kül kalıntıları duruyor. Daha da yaklaştığında küllerin üzerinde bir şeyler olduğunu görüyorsun. Feneri tam içeri doğru tutuyorsun ve birden korkuyla irkiliyorsun. Sanki kanın damarlarından çekiliyor. Şöminenin içinde düzinelerce siyahlaşmış nesne var. Bunlar kemik. Küçük kemikler.

Yanına gelen Bayan Stanton da aynı senin gibi dehşet içerisinde kemiklere bakıyor. Göz göze geliyorsunuz. “Yoksa bu… Onlara mı ait?”

Tüylerin ürpermiş vaziyette. Aklına gelen şeyin gerçek olmamasını diliyorsun. Yanmış kemiklerin çocuklara ait olma düşüncesi yüreğini parçalıyor. “Bayan Stanton… Bunu söylemek istemem fakat… Onların olabilir.”

Gözyaşlarını tutamayan kadın dehşet içinde elini ağzına götürüyor. Yaşadığı şokun etkisiyle dengesiz biçimde geri geri gitmeye başlıyor. O sırada ayağı bir şeye çarpıyor. Büyük bir gürültü eşliğinde bir şeyleri deviriyor. Aynı zamanda kendisi de yere düşüyor. El feneri duvarın dibine yuvarlanıyor.

Hemen Bayan Stanton’un yanına gelip onu kucaklıyor ve yerden kaldırıp eski bir koltuğa oturtuyorsun. Etrafa dağılan pense, demir testeresi ve İngiliz anahtarını görünce devrilen şeyin bir alet çantası olduğunu anlıyorsun. Kadının düşürdüğü el fenerini yerden almak istediğinde ışığın zeminde aydınlattığı bir şeyi fark ediyorsun. Yerde kalın bir kitap duruyor. Eğilip onu eline aldığında sayfaların arasından sarkmış bir şey görüyorsun. Bu eski bir zarf ve içinde bir kâğıt var.

Bayan Stanton’ı sakinleştirip iyi hissettiğine emin olduğunda ona bulduğun zarfı gösteriyorsun. Ardından içindeki kâğıdı çıkarıyorsun. Bir mektuba benziyor, üzerinde yazılar var. Feneri satırlara tutup yüksek sesle okumaya başlıyorsun.

“Güzel kızım Elia,

 Bu mektubu sana hiç yazmak istemedim. Hem seni kırmamak hem de benden nefret etmemen için. Ama artık daha fazla içimde tutamam.

 Seni her zaman sevdim, biliyorsun. Hiçbir şeyi senden daha fazla önemsemedim. Benim ilk ve tek göz ağrımdın. Hastalığında başucundan ayrılmadığım gibi sevinçle oynarken de yalnız bırakmadım seni. Sen benim canımsın ve anneler canlarını her zaman bitmeyecek bir aşkla severler.

 Ama bir yanım da hep bir erkek çocuğa sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak edip durdu. Ona gömleğini giydirmeyi, ipek gibi saçlarını taramayı hayal ettim. Futbol oynamasını görmek istedim. Ama bana nasip değilmiş, bir erkek kardeşin olmadı maalesef. Senden sonra babanın yaşadığı hastalık buna müsaade etmedi. O öldükten sonra da başka biriyle denemeyi düşünmedim bile.

 Fakat yıllar içinde yetimhane bana bir şans verdi. Sevgisiz büyüyecek talihsiz erkek çocukları için kucak açmamı sağladı. Onlarla vakit geçirmek inanılmaz bir şeydi. Sen de ne kadar mutlu olduğumu görüyordun. Onlar mutlu oldukça ben de umutla bakıyordum geleceğe.

 Ama bu bana yetmedi. Ben onların gerçek anneleri değildim fakat öyle olmak istiyordum. Bana öyle bakmalarını, öyle hitap etmelerini arzuluyordum. Sonunda bir ev kurduk kendimize. Onlardan birkaçı benim çocuklarım olacaktı. Onlara sonsuza dek iyi bakacaktım ve sevgi dolu bir aile olacaktık.

 Fakat öyle olmadı. Beni sevdiler belki fakat o kadar. Bana hiç anne demediler. Bana hiç öyle bakmadılar. Öyle hissetmediler bana karşı. Ben sadece iyi kalpli bakıcı Bayan Falkland’dım onlar için. Onları herkesten alıkoydum beni anneleriymişim gibi sevsinler diye. Bana anne desinler diye. Ama dedim ya, öyle olmadı.

 Şimdi çok iyi anlıyorum bunu. O neşe dolu karakterim soldu gitti. Hayat enerjim içimi terk etti. Ben sadece senin annen kalabildim. Onlara kendimi kabul ettiremedim. Onları korkuttum üstelik. Hangi anne yapar ki bunu? Bu şekilde devam edecek gücüm yok. Ben başarısız oldum, bir avuç sevgiye muhtaç çocuğa bile kendimi anneleri gibi sevdiremedim. O yüzden gitme vaktim geldi.

 Sen küçüğüm, senin beni hep sevdiğini biliyorum. Ben de seni hep sevdim. Beni düşünen bir sen vardın. O sebeple ancak sana söyleyebilirim bunu. Giderken senden küçük bir ricam olacak sadece. Çocuklarım sana emanet, onlara iyi bak. Yetimhanenin çatı katında seni bekliyorlar. Beni anneleri gibi sevemediler ama belki seni öyle severler meleğim.

 Beni affet, sana veremediğim her şey için. Torunum Ann’i benim için öp.

 Annen…”

Okumayı bitirdiğinde Bayan Stanton’ın gözyaşları içinde kaldığını görüyorsun. Kadının dudakları titriyor. Elia… Elia Stanton… annem. Büyükannem bunu anneme yazmış. Kayıp çocukları ona emanet etmiş.”

Öylece kalakalıyorsun. Bayan Falkland’ın içinde kopan fırtınaları, yaşadığı trajediyi ve bunalımı düşünüyorsun. Çektiği acıyı içinde hissediyorsun. Ardından şöminedeki yanmış kemikler geliyor aklına. Bunların hepsi yaşanmış korkunç şeyler. Senin bile kaldıramayacağın cinsten.

O sırada kalın kitabın sayfalarının arasına başka bir şey sıkıştığını fark ediyorsun. Bayan Stanton’a yeni keşfini gösteriyorsun. Kadın ayağa kalkıp yanına geliyor. Sayfalara sıkışan şeyi eline alıp feneri üzerine tutuyorsun. Bu bir fotoğraf. Bir kadınla bir adam el ele tutuşuyorlar. Birbirlerine aşkla bakıyorlar. Kadının Ann Stanton’ın annesi Elia Stanton olduğunu hemen anlıyorsun. Erkeğin kim olduğunu ise ilk başta çıkaramıyorsun. Fakat dikkatle bakıp düşününce, fotoğraftakinin yetimhanenin şu anki sahibi Bay Baldwin’in gençlik hali olduğunu anlamak fazla vaktini almıyor. Şaşkınlık ve karmaşa, daha çok karmaşa. Hissettiğin sadece bu. Artık olayların nasıl bir girdaba kapıldığını hayal etmen güç.

“Bu, Bay Baldwin.” diyorsun. “Yetimhanenin sahibi. Annenizle ilişki mi yaşıyordu?”

Bayan Stanton’ın başka bir şok dalgası yemiş olduğunu yüzüne bakınca anlıyorsun. “Bu imkansız! Annemin o adamla ne işi olabilir?”

-Kapı kapanma sesi-

Ansızın odada yankılanan bir ses duyuyorsunuz. Bodrum kapısının kapandığını anlamak birkaç saniyenizi alıyor. Bayan Stanton hızla merdivenleri çıkarak kapıyı zorluyor ancak kapı açılmıyor. Kadın ahşabı yumrukluyor. “Açın kapıyı! Çıkarın bizi buradan! Kimsiniz siz?”

Kadının kapı deliğinde bıraktığı anahtar şimdi sizi karanlığa hapsetmiş durumda. Belli ki birileri sizden rahatsız ve burayı terk etmenizi istemiyor. Aklına yetimhanede kaçtığın karanlık yabancı geliyor.

Bayan Stanton  kapıyı yumruklayıp bağırmayı sürdürdüğü sırada burnuna keskin bir koku geliyor. Birkaç kez içine çektikten sonra tüm hücrelerin dehşetle sarsılıyor. Gaz kokusu bu. Ve hızla bodrum katına dağılıyor. Anlaşılan buradan canlı çıkmanız istenmiyor.

Bayan Stanton da yoğun gaz kokusunu almaya başlayınca çığlıkları daha da artıyor. Aniden gözleri sana kilitleniyor. Sanki senden yardım dileniyor. Ölümden ikinizi de kurtarmanı bekler gibi.

Öldürücü gaz bodrum katına doluşurken bir şeyler yapman gerektiğini fark ediyorsun. Hızla düşünmeye başlıyorsun. Odaya ilk indiğinde dikkatini çeken yüksek pencerelere bakıyorsun önce. Oraya koşup camı kırıyorsun fakat canını sıkan bir engelle karşılaşıyorsun. Tüm pencereler demir parmaklıklarla kapatılmış durumda. Arasından geçmeniz imkânsız. O sırada yere devrilen alet çantası geliyor aklına. İçinden bir demir testeresi düşmüştü. Onunla parmaklıkları kesebileceğini düşünüyorsun. Ama vaktiniz çok kısıtlı. Eğer zamanında onlardan kurtulamazsan boğularak öleceksiniz.

Ardından şömineye takılıyor gözün. Orasının bacaya açıldığını biliyorsun. Eğer tırmanıp çatıya çıkabilirsen sonrasında aşağıya inip bodrum kapısını dışarıdan açabileceksin. Çatıdan aşağıya inmen için de sandıkların içinde gördüğün halat yardımcı olabilir. Fakat bu karanlık ve isin içerisinde, oldukça dar olan bacaya tırmanmak zamanında mümkün olmayabilir. Hızla odaya doluşan zehirli gaz seni bir fareymişsin gibi tuğlaların arasında sıkışıp kalmışken öldürebilir.

Yine çok önemli bir eşiktesin. Hem Bayan Stanton’un hayatı hem de kendi yaşamın alacağın karara bağlı. Bir seçimin Derrick’in ölümüne mal olmuştu. Bu kez iki kişiyi mi öldüreceksin?

Ne yapacaksın Dr. Forrester?

4.Bölüm Sonu

Not: Hikaye tamamen tarafımdan kurgulanmış ve yazılmıştır, bana aittir. İzinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Oylama Sonucu:

4A – Testere ile demir parmaklıkları keseceğim: %49

4B – Şömineden bacaya tırmanacağım: %51

Bir sonraki bölüm yüksek oy alan karara göre devam edecek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: