Garip Bir TV Şovu Hayatımızı Mahvetti

On iki yaşındaki kızımız, geçen gün şehrimizdeki bir rehin dükkanından aldığımız eski model televizyonu çok sevdi. Televizyonun karşısına oturur, ela gözlerini hiçbir şeyin oynamadığı boş, yuvarlak, tozlu ekrana bir şeyler izliyormuş gibi kilitlerdi. Televizyon 1960’lardan kalmaydı, anlayacağınız oldukça eskiydi. Bu yüzden, ona zarar verme riski olmadan bir prize takıp, fonksiyonel şekilde kullanmanın bir yolu yoktu. Televizyon, daha çok evimize estetik bir hava vermek ve boş oturma odamızı doldurmak için kullandığımız dekoratif bir öğeydi. Kızımız Penny’nin televizyon izlemesine özellikle izin vermedik çünkü bütün gün ekranına baktığı televizyon, onun beynini çürütecekti ve o günlerde yayınlanan hiçbir şov eğitici değildi, hepsi saçma bir çöp yığınıydı. Penny, onu okulda çok zeki bir kız yapan kitaplar ve dergilerle büyüdü. Okuttuklarımız, zihninin yıllar içinde entelektüel bir şekilde inşa edilmesini ve bütün derslerinde AA almasını sağladı. Ancak, eski televizyon ile alakalı bir şey, akşamüstü işten döndüğüm sırada rehin dükkanının önünden geçerken aklıma takılmıştı. Hacimli yapısı, kocaman ekranı ve kanalı değiştirmek için kullanılan, sağ taraftaki büyük, siyah kadranıyla garip bir şekilde güzel görünüyordu. Eşim Tom eve döndüğünde bunu ona anlattım. O ise gazetesini yüzünden indirip çenesini ovuştururken bana garip bir şekilde baktı.

“Televizyon setlerini sevmediğini sanıyordum, Martha. Neden böyle bir şeyi evimize getirmek istiyorsun ki?”

“Ya, sadece dekorasyon için olacak! Ayrıca, o şey çalışmıyor bile. Yani, onun evimizde olmasının bir zararı olmaz değil mi?”

Eşim, bir anlığına uzaklara baktı ve beyaz fincanından bir yudum kahve içerken düşük sesle bir şeyler mırıldandı. Penny’i televizyondan uzak tutup kitaplara yönlendirerek büyüttükten sonra, şimdi eve televizyon getirmenin ikiyüzlülük olduğunu biliyordum. Ama aynı zamanda o televizyonun artık çalışmadığını, yalnızca dekor olarak kullanacağımızı bildiğim için eve getirmekte hiçbir sorun görmedim.

Sonraki sabah Tom ve ben, Penny’i okula bıraktıktan sonra eski televizyonu almak için rehin dükkanına gittik, içeride çok sayıda garip eşya vardı. Eski filmler, müzik diskleri, koleksiyon malı bebekler, heykelcikler ve tuhaf halılar bile vardı ama biz buraya televizyon için gelmiştik. Eşim tezgaha yanaştı ve zile bastı. İçeriden, renkli boncuklu perdelerin arasından yaşlı bir adam çıktı ve bize ölü bir bakış attı. Altmışlı yaşların sonunda, gri saçlı, hafif kirli beyaz bir gömlek ve kot pantolon giyen, boynundan da altın zincir sarkan bir adamdı. Yüzüme nazik bir gülümseme kondurdum, Tom’u ve kendimi tanıttıktan sonra elimi uzattım. Adam; alay eder gibi cam tezgaha yaslandı, neredeyse tahta heykelcikleri devirecekti. Cebinden bir sigara çıkarttı ve ondan bir fırt çekmeden önce bize koyu yeşil gözleriyle baktı.

‘’Üzgünüm, el sıkışmıyorum. Sigara içiyorum ve diğer… Her neyse ben Jack Nickleson, sizin için ne yapabilirim?”

‘’Eşim, vitrindeki televizyona bakıp bakamayacağını merak ediyordu, belki satın almak isteyebiliriz.’’

Jack’in yüzündeki duygusuz ifade birkaç saniye içinde şoka döndü. Tezgaha yaslanmayı bırakıp memnuniyetle televizyonu bize göstermek için hareketlendi. Adımları, yaşlı bir adam için oldukça hızlıydı.  Bize televizyonun yaklaşık yirmi yıldır dükkanında olduğunu, bir çiftin tek bir kelime bile etmeden onu bırakıp gittiğini söyledi. Tom, bunu oldukça garip buldu ama ben o sırada ekrandaki yansımama bakmakla meşgul olduğum için ne konuştuklarını tam olarak anlayamadım. Bir iki dakika sonra omzumda, kendime gelmemi sağlayan bir el hissettim. Kafamı çevirdiğimde, o elin eşime ait olduğunu gördüm. Bana iyi olup olmadığımı sordu, televizyonun tepesindeki tozları temizlediğim sırada yüzümde neşeli bir gülümseme ile başımı salladım.

“Fiyatı ne?”

“Ödemem gereken faturalarım olmasaydı, sana bedava bile verirdim. 60 dolara ne dersin?”

Tom televizyonu işaret ederken birkaç kez durakladı, yüzünde şaşkın bir bakışla gözlerini kırpıştırdı.

‘’60 Dolar mı? Eski, bozuk bir televizyon için! Delirdin herhalde!’’

“Alıyoruz.”

Jack ve Tom yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle bana baktılar, özellikle eşim. O beni, bir ürün satın almadan önce çok sayıda soru soran, mantıklı bir alıcı olarak biliyordu. Ancak, bu televizyonu benim de bilmediğim bir sebepten dolayı almak istiyordum. Jack ellerini çırptı ve ödeme yapıldıktan sonra televizyonu arabamızın bagajına yüklemek için eşime yardım teklif etti. Sanırım söylememe gerek yok, eşim televizyonu görür görmez satın almak istememden hiç memnun değildi ve bana eve dönerken sanki bir çocukmuşum gibi nutuk çekti. Doğru seçim yaptığımı hissettim, onu temizlemek ve evimize yerleştirmek için sabırsızlanıyordum.

Televizyonun üzerindeki tozların ve örümcek ağlarının tamamını temizlemek bir saatimi aldı ancak televizyon temizleyicilerden kaynaklanan taze limon kokusu ile birlikte sehpamızın üzerinde adeta parlıyordu. Bu televizyonu satın alma kararımın, verdiğim en iyi karar olduğunu düşünüyordum. Kirlenmiş paçavraları çamaşırhaneye attıktan ve temizlik malzemelerini yerleştirdikten sonra Tom, Penny’i okuldan eve getirdi. Güneşten daha parlak bir şekilde gülerek aileme döndüm. Penny, sırt çantasını yemek odasındaki sandalyelerden birine koydu, Tom da ceketini girişteki portmantoya astı. Limonlu temizleyicinin etrafa yaydığı koku ikisinin de dikkatini çekti. Kızım havayı kokladı, meraklı bir şekilde kafasını eğerek bana baktı, örgülü kızıl saçları omuzlarından aşağı sarktı.

‘’Anne? Bu aşırı ağır koku da ne? Bir şey mi pişirdin?’’

‘’Oturma odasına gel ve gör!’’

‘’Martha, direkt söyle işte. Böyle saçma oyunlara gerek yok.’’

Eşimi duymamış gibi yaparak Penny’i oturma odasına davet ettim. Beni takip etti ve bakışları anında eski televizyona kilitlendi. Rehin dükkanında televizyonu fark ettiğim andaki heyecanımı şimdi Penny yaşıyor gibiydi. Kanepemize oturmuştu ve televizyona dikkatlice bakıyordu. Gel gör ki Tom kaşını kaldırdı ve hiçbir şey söylemeden kendine kahve yapmak için mutfağa gitti.

İlk birkaç gün, Penny’nin oturma odasına gidip televizyonun karşısında oturmasını pek önemsemedim. Çünkü onun gözlemci bir kız olduğunu ve her yeni şey gibi televizyonun da ilgisini çektiğini varsaydım. Evimizde daha önce televizyon görmediğinden onun için bir kültür şoku olmuştu. Ancak notları düşmeye ve yaptığı ödev miktarı azalmaya başlayınca Tom ve ben endişelenmeye başladık.  Bir gece, akşam yemeği yemek için masada oturuyorken eşim, Penny’nin karnelerinden birini çıkardı ve ona gösterdi. İlk başta, farkına varmadı. Tom boğazını gürültülü bir biçimde temizleyince Penny başını kaldırdı ve kâğıda yüzünde boş bir ifadeyle baktı. Onun karşısında sessizce oturmuş, Tom’un ona bir ders vermesi için bekliyordum. Ki verdi de.

“Genç bayan, bu nedir?”

“Karnem mi?”

“Evet. Bu karnede neler yazdığını söyler misin? Eskiden olduğu gibi A’lar yok. Kimyadan D almışsın ve görünüşe göre matematik dersinde de başarısız olacaksın! Son zamanlarda sana ne oldu?”

Uzun bir duraklama oldu; o sırada ortamda yalnızca çatal-bıçak ve çiğneme sesleri vardı. Penny’e endişeli bir bakış attım ancak o, babasından ve elinde tuttuğu karneden gözünü kaçırmak için tabağındaki püre ve tavuğa bakıyordu. Tom, aynı soruyu yeniden sorunca kızım kısık bir sesle cevapladı.

“Özür dilerim, son zamanlarda yalnızca Beckwith Şov’u izliyorum ve-“

“Vay, vay, vay. Bu Beckwith Şov da neymiş?”

“Güzel bir evde yaşayan, her türlü havalı şeyi yapan ve birlikte inanılmaz maceralar yaşayan bir aile hakkında eğlenceli bir reality şov. Favori karakterim Eleanor çünkü kitap okumayı seviyor, aynı benim gibi.”

Tom ve ben, verdiği cevap karşısında şaşırdık. Penny şovdaki karakterleri ve onların kişiliklerini, şovu sanki yıllardır izliyormuş gibi anlattı. Evin annesi Darlene Beckwith, evin bütün temizliğini ve yemeklerini yapar. Her bölüm yeni bir yemek hazırlar ve izleyenlere nasıl yemek yapılacağını gösterir. Abraham Beckwith ise baba. Her bölüm gazete okur, işe gider, hayatın değeri hakkında konuşur, nasıl güzel bir iş bulunacağını anlatır ve radyoda müzik açıp dans etmeyi çok sever. Küçük oğullarının adı Russell Beckwith. Sürekli haylazlık peşindedir, ailesine şakalar yapar ve puzzle yapmayı sever. Puzzleları seyirciye sorarak onu interaktif bir oyuna dönüştürür. Eleanor Beckwith de büyük kız kardeş. Genellikle bebeklerle oynar ve odasında çay partisi verir. Çok çeşitli türde kitaplar okur; fantastik, romantik, hatta bilim kurgu bile. Eleanor nasıl farklı şekillerde saçların yapıldığına, hatta hangi kıyafetin hangi saça uygun olduğuna dair eğitimler düzenler.

Penny, aileyi bize bu şekilde açıkladı. Anlattığı hikaye beni şoka sokmuştu. Eşimin şaşkınlığı önce hayal kırıklığına, sonra da öfkeye dönüştü. Penny’nin bu sözde TV şovu ile ilgili ipe sapa gelmez sözleri üzerine Tom, masaya yumruğunu vurdu. Masanın üstündeki bütün nesneler yumruğun şiddetinden dolayı sallandı.

‘’Hayatım boyunca bu kadar saçma bir hikaye duymamıştım! Bu evde çalışan bir televizyon olmamasına rağmen nasıl bir şey izliyor olabilirsin?! Bu, sana okuldaki arkadaşlarının gösterdiği bir şey mi?’’

‘’Hayır, baba! Her zaman, oturma odasındaki televizyonda yayınlanıyor! Bunu uydurmuyorum, o şov gerçekten de var!’’

Tom’un kızımıza patlamamaya çalıştığını, ellerini onun kirli sarı saçları arasında dolaştırdığını ve o sırada masaya baktığını görebiliyordum. Ben ise şaşkına dönmüştüm; Penny, nasıl olur da çalışmayan televizyondaki bir şovu izleyebilirdi ki? Beckwith Şov hakkındaki iddialarına inanmadığımız için Penny’nin yüzünde acılı bir ifade vardı ama yapabileceğimiz bir şey yoktu. Kocam sinirli bir biçimde homurdanarak kızımıza yere düşen karnesini parmağıyla gösterdi.

‘’Yalanların ve hayal ürünü hikâyelerinden gına geldi artık Penny! Eğer notlarını yükseltmezsen bu hafta sonundaki kitap fuarına gitmeyi unutabilirsin!’’

‘’Ne?! Ama bu adil değil!’’

‘’Bu kadar tartışma yeter! Beckwith Şov ya da o aptal, hayal ürünü karakterler ile alakalı tek bir kelime bile daha duymak istemiyorum! Şimdi yemeğini bitir ve ödevini yapmak için odana git!’’

Penny, göz yaşları gözlerinin kenarlarına dolarken ağzını kapattı. Herkesi sakinleştirmeye ve problemi bağırmadan çağırmadan çözen medeni bir aileymişiz gibi çözmeye çalıştım. Ama kızımız öyle bir aileye sahip değildi. Sandalyesinin üzerine aceleyle çıktı ve masaya vurdu. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim yabancı bir ateşle, Tom’a öfkeli bir biçimde baktı.

‘’SENDEN NEFRET EDİYORUM! KEŞKE SEN DEĞİL DE ABRAHAM BABAM OLSAYDI!’’

Penny, yaşananlardan kaynaklanan hiddetle yemek odasından koşarak çıktı,  kendi odasına doğru giden koridorun köşesinden ayrılmadan önce sırt çantasını kaptı ve kapının çarpılma sesi evin her tarafında yankılandı. Kocam, Penny’nin kırıcı sözlerinden sonra suskunluğa büründü. Etkilenmemiş gibi rol yaparak yemeğini bitirdi ve dinlenmek üzere masadan kalktı. Beni kendi düşüncelerimle masada yalnız bıraktı. Penny’nin tabakta bıraktıklarını toplamaya karar verdim, ardından bulaşıkları yıkamaya başladım. Sözleri hala kulaklarımda çınlıyordu. Kızımız her zaman saygılı, genç bir bayan olmuştu ama o söylediği şeyler… O artık değişmeye başlamıştı. Lafı döndürüp dolaştırıp getirdiği o aptal televizyon şovu, tüm dikkatini dağıtmıştı. Söyledikleri okuldan bir şey olmalıydı, buradaki televizyon çalışmıyordu çünkü.

Yoksa çalışıyor muydu?

Kafam rahatlatsın diye bulaşıkları bulaşık makinasına doldurdum, sonra da oturma odasına doğru yöneldim. Odadaki vintage televizyonumuza baktım. Bana her zaman olduğu gibi cansız bir şekilde baktı, odanın durgunluğunda biraz sinir bozucu geldi. Yine de televizyona doğru yürüdüm, önünde diz çöktüm ve yavaşça uzanıp büyük siyah kadranı çevirdim. Fakat birkaç tıklama sesi haricinde hiçbir şey olmadı. Ekran boştu ve ne duvara ne de televizyona bağlanmış hiçbir güç kablosu yoktu. Bunu yaparken aptalmış gibi hissettim ve kendi kendime aptalca sırıttım. Bozuk bir televizyonun aklıma virüs gibi yerleşmesine izin vererek saçma sapan davranıyordum. Yerden kalktığımda elim toz içinde kalmıştı. Elimi yıkayıp yatmaya gittim.

“Click”

“Click”

“Click”

Oturma odasından gelen belli belirsiz tıklama sesleriyle uyandım. Uyku sersemliğiyle gözlerimi ovuşturarak yataktan kalktım. Tom uyurken sesler çıkarıyordu, görünüşe göre sesler onu rahatsız etmemişti. Bu yüzden araştırmayı kendim üstlendim ve odamın güvenli duvarlarını bir çift terlik giyerek dikkat çekmeden sessizce terk ettim. Geceliğimle koridorda ilerledim. Tıklama sesi aniden durana kadar birkaç saniye aralıklarla gelmeye devam etti. Merakla köşeden başımı uzatıp baktığımda Penny’nin çiçek baskılı pijamalarıyla televizyonun önünde diz çöktüğünü ve büyük siyah kadranı çevirdiğini gördüm. Tam olduğum yerden çıkıp gecenin köründe oturma odasında ne yaptığını sormaya gidecektim ki onun kıkırdadığını duydum ve olduğum yerde kaldım. Penny ellerini önüne katladı ve ekrana gülümsedi. Ona takılıp kaldı, sanki birisi ona soru soruyormuş, o da cevap veriyormuş gibi davranıyordu. Bir ürpertinin omurgamdan yükseldiğini hissetmeme rağmen konuşmasını dinlemeye devam ettim.

“Tekrar merhaba, Darlene! Bu sefer ne yaptın? …Çikolatalı pasta mı? Nefis! Çikolatayı çok seviyorum ama annem cildim için kötü olduğunu söylüyor.”

Kısa bir süre durakladı, sonra tekrar televizyon ile konuşmaya devam etti. Bu konuşma bir saat kadar sürdü. Zaman geçtikçe yorulmaya ve çocuğumun akıl sağlığı için endişelenmeye başlamıştım. Ta ki konuşmaya bir şey dahil olana kadar. Bu, bütün saçlarımın diken diken olduğunu hissetmeme sebep oldu.

“Keşke ailenin bir parçası olsaydım, o zaman senin gibi mutlu olabilirdim! Ailem beni dinlemiyor ve anlamıyor ama siz yapıyorsunuz!…”

Bir duraklama daha oldu. Nefesim alınmış gibi hissettim, kalp atışım kulaklarımda ve göğüs kafesimde müzik gibi çaldı. Olduğum yerden çıkıp onun yanına giderek hayal ürünü sohbetine son verebilirdim. Ancak televizyonla konuşma şekli tuhaf ya da hayal ürünü değil gibiydi, sanki gerçek bir insanla konuşuyordu. Çocukların hayali arkadaşları olduğunu, belki de bunun Penny’nin versiyonu olduğunu hesaba katarak düşüncelerimi hafifletmeye çalıştım. Ama öyle olsa bile, bu onun için doğal değildi. Derin bir nefes alarak tüm bunlara son vermeye karar verdim. Köşeden dönerken kendimi, çocuğumu azarlamaya hazırladım ama oturma odasına gittiğimde… Penny görünürde hiçbir yerde yoktu! Her yeri aradım! Mutfağı, yemek odasını, kanepenin altını, televizyonun arkasını, banyoyu, hatta yatak odasını… Ama o gitmişti. Sırra kadem basmıştı. Odadan ayrıldığını ya da ses çıkardığını duymamıştım. Yani, nasıl kaybolabilirdi? Televizyonun önünde oturuyordu, yalnızca bir saniyeliğine başka bir yöne döndüm.

Anlaşılan bir saniye çok uzun bir süreydi.

Kocamı olanlar hakkında bilgilendirdim. Bana inanmadı, büyük olasılıkla uyurgezerlik yaptığımı söyledi ama ertesi sabah Penny’nin olmadığını fark edince polisi aramaya ve kayıp çocuk dosyası açmaya karar verdik. Polis bize bir çift deliymişiz gibi baktı fakat yaşananları açıklamanın başka bir yolu yoktu. Penny, o Beckwith ailesinin bir parçası olmayı istediğini söyledikten sonra ortadan kayboldu ancak polise Penny’nin izlediği şovu anlattığımızda bize daha da şaşkın baktılar.

‘Beckwith Şov mu? Daha önce hiç duymamıştım. Böyle bir şey olduğunu bile düşünmüyorum. Bunu araştıracağız fakat herhangi bir geri bildirim garanti edemeyiz.’’

Memurun haklı olduğunu söylememe gerek bile yok. 1960’lardan bugüne kadar televizyonda yayınlanmış bir “Beckwith Şov” kaydı yoktu. Bu şov hiçbir zaman olmamıştı. Darlene, Abraham,  Russell ya da Eleanor yoktu. Ortada şov yoktu, hiçbir şey yoktu. Ama kızımız nereye gitmişti ve lafı döndürüp dolaştırdığı şey neydi?

Sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Penny asla bulunamadı. Kocamın ve benim ailelerimize ve komşularımıza ne diyeceğimiz hakkında bir fikrimiz yoktu. Sonunda o lanet televizyondan kurtulmaya ve rehin dükkânına geri satmaya karar verdik. Jack başını iki yana salladı, nefesinin altından kıkırdayarak sigarasından bir fırt daha çekti. Bunun olacağını bildiğini, son çiftin aynı şeyi yaptığını ve onlardan önceki çiftin de çocuklarının gizemli bir şekilde kaybolduktan sonra televizyonu getirdiğini söyledi. Jack, elimize iki eski gazete kupürü sıkıştırdığında ona şaşkınlıkla baktık. Birinin tarihi yirmi yıl önceye, 1999’a, diğeri ise 1978’e gidiyordu. 1978’de Russell Wilson adında genç bir çocuk iz bırakmadan evinden kaybolmuş ve asla ölü ya da diri bulunamamıştı. 1999’da Eleanor Albright adında başka bir çocuk yine evinden kaybolmuş ve sırra kadem basmıştı. Ben yaşadığım şokla elimi ağzıma götürürken Tom çılgına dönmüş bir şekilde elindeki gazeteleri fırlattı. Jack sadece içini çekti ve başını salladı.

“Sadece kötü bir tesadüf olduğunu düşünmüştüm ama… bu yaşanılan üçüncü kayıp çocuk vakası. Sanırım doğaüstü bir şeyler var. Kaybınız için üzgünüm. Keşke lanet şeyi kırabilsem ama o satılabilir bir ürün. Gerçekten yok edemem.”

Pat diye söylemek istememiştim ama yaptım.

“Ama… bu kayıp çocukların bizim Penny’miz ile ne alakası var anlamıyorum.”

Jack durdu ve tezgâha yaslanmadan önce mağazanın etrafına, arabaların caddeden geçişine baktı.

“Bakın, o televizyon bu kapıdan içeriye girdiğinden beri ağzımda her zaman ekşi bir tat bıraktı. Babam o zamanlar dükkânı işletiyordu, ben de punk bir gençtim. Televizyonu bize satan adam ona bir lanet bulaştığını söylemişti, bizse çok önemsememiştik. Televizyonun, 1960’larda gerçekten çocuk isteyen bu çift tarafından satın alındığından ancak kadının bir türlü çocuğu olamadığından bahsetmişti. Düşündüğünüzde biraz üzücü bir durum. Her neyse, çift bu yüzden derin bir depresyona girmiş ve oturma odalarında kendilerini öldürmüş. Neden çocuk evlat edinmediklerini bilmiyorum tabii. Sanırım sonra bazı aile üyeleri televizyonu bulmuş. Ve cihaz sonunda buraya kadar geldi. İnanmak istemiyorum ama sanırım aynı şeyler sizinle birlikte yeniden oldu.”

Jack düşüncelerini söylerken sesi iyice canlılığını yitirdi ve başını iki yana salladı. Cevaplanmamış pek çok soru vardı ama yanıtları asla alamadık. Elimizde sadece daha fazla kafa karışıklığı ve kayıp kızımız kalmıştı.

Click!

Tam o sırada bir ses duyuldu ve televizyon kendi kendine açıldı. Ekranda bir aile belirdi ve bir kadın konuşmaya başladı.

“Merhaba! Benim adım Darlene Beckwith. Bunlar kocam Abraham ve üç güzel çocuğumuz Russell, Eleanor ve Penny! Sizi güzel ailemizin bir parçası olarak görmeyi çok isteriz!”

Not: Hikaye yabancı kaynaklardan alınmıştır. Çeviri, takipçilerimden Kutay Dolupınar’a aittir.

YouTube kanalıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
Cem’den Dinle YouTube

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: