Aynaya Bakma İntihar Edersin

Yarım düzine polis arabası çakıllı garaj yolunu doldurdu, araçların farları bir dizi ağacı aydınlattı. Çiftlik evinin duvarlarında meydana gelen eğri büğrü gölgeler esintiyle hafifçe sallandı.

Sarı polis bandının üzerinden geçerken saçımı atkuyruğu şeklinde topladım. Herhangi bir delili karartmakla suçlanmak istemiyordum. Eve yaklaşırken genç bir memur bana şüpheyle baktı fakat ön kapıdan geçmeme izin verdi.

Neden orada olduğumu biliyordu.

Jack’in cesedini üst kattaki yatak odasında buldum. Kendini bir ateşli silahla vurmuştu. Yarasından akan kan hala ıslak ve yapışkandı. İnce yapılı, kel bir adam olan Dedektif Marston odanın köşesinde bir deftere bir şeyler yazıyordu.

“Merhaba, Jane” dedi ben tam kapıdan içeriye adım atarken. “Benden önce burada olmamana şaşırdım.”

Jack’in bedeninin yanına çömelerek onu duymamazlıktan geldim. Başının çoğu artık yerinde değildi ve havada ağır bir demir kokusu vardı. Yaşlı adam, şimdi kanla kaplı olan mavi bir iş tulumu giymişti. Göğüs cebinde bir parça kağıt olduğunu görebiliyordum.

Dedektif Marston’a omzumun üzerinden bir bakış atıp, “Sakıncası var mı?” diye sordum.

“Buyur.”

Kâğıdı cebinden çıkardım ve nazikçe açtım. Yalnızca, titreyen ellerle yazılmış birkaç kelime vardı.

“Gittikçe yaklaşıyor. Gittikçe yaklaşıyor.”

Notu dedektife okuması için vermeden önce telefonumla onun fotoğrafını çektim. Onu birkaç kez okudu ve durakladı. Bana ihtiyaç duymaktan nefret ediyor bile olsa bunun hakkında soru sormak istediğini biliyordum.

“Benim için bununla ilgili bir açıklaman vardır.” dedi.

Vardı ama Marston’ın tahminimin ne olduğunu bilmesine gerek yoktu. Üç aydır bu intiharlar üzerinde çalışıyordum ve sonunda onun güvenini kazanmayı başardım. Akıl sağlığımı sorgulamasına sebep olacak bir tahminde bulunup güvenilirliğimi bitirmek niyetinde değildim. Bunun yerine, koridora bir bakış attım.

“Belki.” dedim. “Önce birkaç sorum var. Evdeki bütün aynalar kırık, sanırım?”

Marston cevapladı. “Evet, tıpkı diğer vakalardaki gibi. Bir yansımayı gösterebilecek her şey kırılmış veya çöpe atılmış.”

“Onu kim buldu?”

“Cesedi kendim buldum. Sıradaki kişinin o olacağını tahmin ettiğinden dolayı buraya gelip onu kontrol etmeye karar verdim.”

Çakılların çatırtı sesini duyduğumda başımı çevirdim. Bir araba, evin önünde durdu. Farlar söndü ve elleriyle ağzını kapatan bir kız arabadan indi. Yirmi yaşlarında görünüyordu.

Marston’a sorgulayıcı bir bakış attım.

“Olivia, Jack’in torunu.” dedi. “Jack’in ailesinden hayatta olan tek kişi. Onu yarım saat önce aradık.” Bana sert gözlerle baktı. “Sıradaki o mu olacak?”

Gözlerimi kapattım ve alnımı ovuşturdum. “Evet, muhtemelen.”

Marston küfretti.

Ona bir kartvizit verdim.” Eğer yazılmış başka bir şey bulursan lütfen bana bildir.”

Kartı domuz gibi homurdanarak aldı ve arka cebine tıktı. Odadan ayrıldım ve evden çıkıp garaj yoluna gittim. Kızın önünde durdum ve elimi uzattım. “Kaybın için üzgünüm.” dedim. “Adım Jane, bu dava üzerinde çalışan özel bir dedektifim.”

Olivia’nın bakışları sertleşti ve elimi tutmadı. “Bir muhabire söyleyecek hiçbir şeyim yok.”

“Ben muhabir değilim” dedim ve duraksadım. “Ve eğer benimle gelmezsen ailenin geri kalanı gibi öleceksin.”

Gözleri büyüdü. “Ben-”

“Bu intiharların sebebi her neyse, bulaşıcı” dedim. “Kurbanın ailesi ve arkadaşlarına bulaşıyor. Önce teyzen, sonra kuzenin, şimdi de büyükbaban. Sen ailenin son ferdisin. Zaten çok geç olabilir fakat sana yardım edebilmem de mümkün.”

Omzumun üzerinden çiftlik evine baktı, aniden ağlayacakmış gibi göründü. “Tamam, ne yapmalıyım?”

“Benimle gel.” Başını sallamadan önce bir anlığına durdu ve arabama doğru yürüdük. “Olivia.” dedim.

“Evet?”

“Arabamdaki veya başka yerlerdeki hiçbir aynaya bakma.”

“Neden?”

“Sadece bakma. Güven bana.”

Bana deliymişim gibi baktı ama ne kadar ciddi olduğumu görünce kabul etti.  Yola doğru sürerken lastiklerimin altındaki çakıllar çatırdadı.

İlk birkaç dakika sessizlik içinde geçti.

Olivia derin bir nefes aldı, sonra bana bakmak için döndü. “Peki bana ne olacak?”

“Öncelikle sana bildiğimi, sonra da tahmin ettiğimi söyleyeceğim. Bütün kurbanlar aynı şekilde davrandı. Arkadaşları ve ailelerinin söylediklerine göre, kurbanlar paranoyak ve kendilerinden yapılması beklenmeyecek davranışlarda bulunmaya başlıyorlar.”

“Büyükbabam Jack, teyzemin cesedini bulduğundan beri öyleydi.” dedi Olivia.

Başımı salladım. “Paranoyak davranışları, bütün yansıtıcı yüzeyleri kırmak izliyor. Sonra da intihar ediyorlar. Bir sonraki kurban ise genellikle aynı evde yaşayan yakın bir arkadaş veya aile üyesi oluyor. Onlar da aynı paranoyak semptomları göstermeye başlıyorlar. Kısa süre sonra intihar ediyorlar ve psikoz yeniden yayılıyor.”

“Bunlar bildiklerin.” dedi. “Ne olduğunu tahmin ediyorsun?”

Sertçe yutkundum. “Bunun bir seri katilin işi olduğunu sanmıyorum. Bütün intihar metotları farklı ve gençlerden emeklilere kadar kurbanlarda, belirli bir tür psikoza neden olabilecek herhangi bir uyuşturucu ya da zehir olduğunu bilmiyorum.” Başımı salladım. “Muhtemelen bu olasılığı uzun zaman önce göz ardı etmeliydim.”

“Eğer seri katil değilse, ne?”

“Ben-” dedim, daireme yaklaştıkça sesim canlılığını yitirerek. Park etmek için durdum. Dairemin kapısına ulaşana kadar resmen uçtum. İçeri girdikten sonra arkamızdaki kilit dilini kilitledim.

“O zaman ne?” diye yeniden sordu.

Evimdeki ofisime girdim ve bir dosya çıkardım. “Geçtiğimiz üç ay boyunca yaklaşık otuz ölümü takip ettim. Bazıları intihar notları bıraktı.” Olay yerinde çektiğim fotoğrafları çıkarttım. İntihar notlarının çoğu kısaydı, hepsi birbirinden kopuktu ve kafa karıştırıcıydı.

Ona notlardan birkaç tanesini uzattım.

“Onun, Marge’ın gözlerinin içinde yansıdığını gördüm. Gözleri bile güvenilir değil.”

“Uyuyamıyorum, o beni izliyor.”

“Parmaklar! Parmaklar!”

“Bugün dikiz aynamdaydı. Nerdeyse bana dokunuyordu.”

Olivia intihar notlarına göz gezdirmeye devam etti. Gittikçe daha fazla rahatsız olduğu yüz ifadesinden belliydi. Sonunda telefonumu çıkardım ve ona büyükbabasının yazdığı notu gösterdim.

“Gittikçe yaklaşıyor. Gittikçe yaklaşıyor.”

“Bu büyükbabamdan mıydı?” diye sordu kısık bir sesle.

“Evet. Söylediğim gibi. Sanırım sıradaki sensin.” dedim.

Bana dehşet içinde baktı. “Ne yapmalıyım?”

“Bütün kurbanlar aynalarını kırdı ve birkaçı da intihar notlarında yansımalardan bahsetti. Bu demek oluyor ki, en iyisi onlardan uzak durman. Tuvalette asılı olanın üstünü kapatacağım. Telefonunu da bana vermelisin. Siyah ekranın bir yansıması var, işi şansa bırakmak istemiyorum.”

Hissiz bir şekilde başını salladı. Üstünü bir battaniye ile örtmeden önce tuvalet aynamı indirip oturma odamın köşesine koydum.

“Kanepede uyuyabilirsin. Yarın daha fazla konuşacağız.”

O gece uyumak oldukça zordu. Zihnim, geçtiğimiz aylarda araştırdığım şiddetli intiharların görüntüleriyle doluydu. Olivia nadir bir fırsattı. Kurban üzerinde psikozun etkisi başlamadan önce onun üzerinde kontrolüm vardı. Belki onu kurtarabilirdim.

Belki.

Ertesi sabah uyandığımda Olivia’yı koltuğumda oturur ve boşluğa bakar halde buldum. Başı bana doğru döndü. Gözlerinde korku veya vahşet göreceğimden korkuyordum. Bunun yerine, kuvvet gördüm.

“Aynaya bakmalıyım.” dedi.

“Neden?” diye sordum. “Diğer kişilerin gördükleri her neyse temelde akıllarını kaçırmaları için yeterliydi. O, seni öldürebilir.”

“Bilmem gerekiyor. Onu gördüğümde üstünü kapatabilirsin.”

Bu fikri neredeyse reddedecektim fakat merak duygusu ağır bastı. Onun arkasında dururken yansımada bir şey görebilir miydim? Tek bir kez aynaya bakmak onu öldürmek için yeterli olur muydu?

Üstünü örttüğüm aynayı köşeden getirirken “Tamam.” dedim.

Aynayı köşesinden tuttum ve battaniyeyi yavaşça kaldırdım. Verebileceği herhangi bir tepki için Olivia’nın yüzünü izledim. Battaniye çekilinceye kadar aynaya dikkatle baktı. Sonra başını salladı ve bana döndü.

“Hiçbir şey görmüyorum.”

“Gerçekten mi?” diye sordum. Hızlı hızlı düşünüyordum. Belki onun yerine bir komşuya atlamıştı. Belki Jack’in bir bowling arkadaşı falan vardı. Belki…

Telefonum çaldı, ses beni olduğum yerde zıplattı. Ekrana baktım. Arayan Dedektif Marston idi.

“Dedektif? Benim için yeni bir bilgin var mı?”

“O-O-O….Onu görüyorum.” dedi sesi titreyerek.

“Ne?” Yüzüm aniden buz kesti.

“Onu bir daha görmemek için aynayı kırdım. Yine de kırık parçalarda yansımaya devam ediyor Jane. Jane, lütfen yardım et! Bir tahminin olduğunu söylemiştin, neden onu bana söylemedin? Aman tanrım, yeniden onun hakkında düşünüyorum. Eğer tuvalete bakarsam onu görüyorum. Tanrım, telefonum bile-” Sesi kesildi ve telefonun yere düşme sesi geldi.

“Marston! Marston, geliyorum!”

Telefonu kapattım ve Olivia’ya döndüm. “Yanılmışım.” dedim. “Sıradaki sen değildin, dedektifti. Hala yeteri kadar zaman olmalı.”

Arabama koştum, Olivia’nın arkamdaki merdivenlerden aşağı koşmasına şaşırdım.

Kasabanın öbür tarafına geçtik. Ben, rüzgârlı birkaç köy yolunda kıvrılırken Olivia polisi arıyordu. Marston’ın evine ulaştım, Olivia’ya arabada kalmasını söyledim ve evine adım attım. Kapı kapalı değildi.

Marston küvetin içinde yatıyordu. Beyaz fayanslara kan sıçramıştı. Bir elinden paramparça bir ayna sarkıyordu. Kırık aynayı kendi boynuna götürmüştü. Ona bakmaya çalıştım, boğazıma kadar yükselen kusmuğu yutmak için elimden geleni yaptım.

Sonra nefesini tuttu ve gözleri hızla açıldı.

“Ben… onu tanımıyordum bile.” dedi kısık ve boğuk bir sesle. “Sadece cesedi bulmuştum, hepsi bu.” dedi akan kanlar nefesini keserken. Kafası öne doğru eğildi, burnundan birkaç damla kan aktı.

Nefesimi kontrol etmeye çalışarak banyonun duvarına yaslandım. Şimdiye kadar gördüğüm en dehşet verici şeydi.

Sonra, yavaşça soluma baktım.

İlaç dolabı hala duvarda asılıydı. Aynası ortasından paramparça olmuş, uzun çatlaklar yüzeyini çevreliyordu. Kırık parçalarda iki düzine kadar yansımam vardı.

Tüm vakaları tekrar düşündüm. Bütün kurbanlar; aile üyeleri, arkadaşlar, komşular. Onlar sadece kurbanlara yakın olan kişiler değillerdi. Her biri, kurbanın cesedini bulmuşlardı. Marston’ın artık cansız olan bedenine ve sonra aynaya baktım.

Ayna sallandı, bakış açımı kendimden mutfağa çevirdi. Orada duran bir figür, kırık parçalarda kopyalanmış gibi çok fazla sayıda yansıyordu. Hasar sebebiyle iyi bir görüntü elde etmek imkânsızdı ama gözleri kafatasının derinliklerine gömülmüş bir yaratık gördüm. Ellerinde uzun, boğumlu parmakları vardı. Bana bakıyordu.

Marston’ın cesedinin gördüğüm en kötü şey olduğunu sanmıştım fakat bu çok daha kötüydü. Avuç içlerimi gözlerime kapattım. Yaratığın kırık görüntüsü, sıcak bir demir gibi beynimi yakıyordu. Ön kapıya doğru koşmadan önce ellerim hala yüzüme kenetlenmiş halde fayansların üstüne kustum. Ayağım en üst basamağa takıldı ve burkuldu. Diğer ayağım da dolanınca yere düştüm. Dirseklerim, dizlerim ve alnımdaki sıyrıklardan kan sızdı, ama ellerimi gözlerimden çekmedim.

Gözlerim kapalı şekilde topallayarak zar zor dışarı çıktım. Çimlere uzandım. Sıcak güneş yüzüme vururken kendi gözlerimi oyma isteğimden başka bir şey düşünmedim. O şey beni takip ediyordu, hiç şüphem yoktu. Bana yaklaştığından hiç şüphem yoktu.

Onu tekrar görme düşüncesi tekrar kusmama sebep oldu.

“Jane!” Olivia koşarak yanıma geldi. “Jane, ne oldu sana?”

“Sıradaki sen değilsin, Olivia.” dedim fısıltıdan biraz yüksek bir sesle. “Sıradaki benim.”

Not: Hikaye yabancı kaynaklardan alınmıştır. Çeviri, takipçilerimden Kutay Dolupınar’a aittir.

YouTube kanalıma aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
Cem’den Dinle YouTube

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: