Asla Bodruma İnme

Biliyor musun anne, her şeyin nasıl başladığını şimdi hatırlıyorum.

Yeni eve taşındıktan hemen sonraydı. Ben kaç yaşındayım? Dört, belki de beş? Çok gençtim. Çok masum ve saf…

Yeni ev çok güzeldi anne. Eskiden oradan oraya nasıl koştuğumu hatırlıyor musun? O zamanları anlattığında hep çok gülersin. Hepimiz çok mutluyduk.

Ev büyüktü, önceki evden çok daha büyük. İki katlıydı. İlk katta oturma odası ve üç yatak odası vardı: Judy’nin, babamla senin ve benim. Benim yatak odam holün sonundaydı.

Sana bodrum katı hakkında anlattıklarımı hatırlıyor musun? Her zaman sana oraya gitmemeni söylerdim. Bunu görmezden gelirdin. Korkularımı umursamazdın. Endişelerimi dikkate almazdın. Muhtemelen sana söylediklerimin hepsini unuttun.

Fakat ben hatırlıyorum. Asla unutmam.

Her şey alt kata birkaç kez tek başıma inmemle başladı. Bir şey almak için ne zaman oraya gitsem hareket eden şeyler görürdüm. Küçük, siyah şeyler. Köşelerde, tv ünitesinin üstünde, holde, çamaşırhanede, her yerde. Hareket ediyorlar ve gözümün önünden geçiyorlardı. Bu nefesimin kesilmesine sebep olurdu, soluk soluğa üst kata çıkardım. Judy’nin bir keresinde “Ah, Kelsi yine korktu” dediğini hatırlıyorum.

O şeylerden korkuyordum anne. Gerçekten çok korkuyordum. Beni tek başıma karanlığın içine, bilinmezliğe gönderdiğin zaman hayatım için çok endişe ederdim. Oradayken başıma ne geleceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Işığın olmadığı hiçbir yere gitmedim. Herhangi bir odaya girmeden önce kesinlikle ışığı açardım. Kimsenin korktuğumu bilmesini de istemedim. Korkumu saklayabildiğim kadar sakladım anne. Ta ki şu ana kadar yaşadıklarımdan daha kötüleriyle karşılaşana kadar.

Onları gördükten sonra duymaya başlamam da uzun sürmedi. Sessizce bir şeyler fısıldadılar. Benimle dalga geçtiler. Sinsice kıkırdadılar. Eşyaları hareket ettirdiler. Çıkan ufak tefek sesler sana ve ailenin geri kalanına hiçbir şey ifade etmiyordu. Sesleri kulak ardı edip gözlerini evde olup biten bilinmezliklere kapattın.

Hatırlıyorum, bir keresinde yatağında seni bekleyen bir mendil bulmuştun. Bunu gülüp geçiştirdin. Hiçbiriniz önemsemediniz. Mendil hiçbirimize ait değildi ve bir uyarıymış gibi orada duruyordu. Ama hepiniz bu hoş hediye için varlıklara teşekkür ettiniz, alay edip dalga geçtiniz. Anne, durmanızı söylediğimde niçin hiçbiriniz beni dinlemedi?

Sekiz yaşına geldiğimde sesler evin içinde sürekli bir hâl almıştı. Söyledikleri her kelimeyi duyabiliyordum. “Fısıldayanlar” olarak adlandırdığım bu varlıklar her şey hakkında konuşuyorlardı. Rahatsızlık vermek için yapılacak yeni şeylerden, onları ne kadar eğlendirdiğimizden ve bu evde yaşayan aileye en iyi şekilde nasıl zarar verebileceklerinden bahsediyorlardı. Sizden bu şeyleri arkamda bırakmayı ve görmezden gelmeyi öğrendim.

Ama bu zorlaştıkça zorlaştı. Bir gece yatağıma yattığımda kapının gıcırdadığını işittiğimi hatırlıyorum. Genelde iyi uyuyamazdım, bu yüzden sessiz gecenin ortasındaki bu küçük patırtılar beni sık sık uykumdan uyandırırdı. “Fısıldayanlar” nesneleri hiç o geceki kadar dikkatsizce hareket ettirmemişti. Uyanık olduğumun farkındaydılar ve beni nasıl korkutacaklarını iyi biliyorlardı. Mutfaktan gürültüler duydum ve kendimi korumak için battaniyeyi kafama kadar çektim. Yanına gelip yürümeye yeni başlamış bir çocuk gibi ağlamayı düşündüm anne fakat sana zarar gelsin de istemedim.

Mutfaktan kesik kesik sesler duydum. Kimseyi uykusundan uyandırmayacak kadar belli belirsiz şeylerdi. Bunu okuyabilseydin bana ne kadar aptal olduğumu bağırırdın anne fakat mutfakta ne olduğunu görmek zorundaydım. Hangi uğursuzluğun ailemin başına bela olduğunu öğrenmeye mecburdum.

Hol sıcak yaz gecesinde ürkütücü bir şekilde soğuk hissettirdi. Açık olan ışık mutfağa inişimi daha az korkutucu hale getirmişti. Ayaklarım sessizliği paramparça ederken usulca ilerlemeye çalıştım. Çok korkuyordum, vücudumdaki ter giysilerimi tenime yapıştırmıştı.

Mutfakta ne olduğunu söyleyerek seni korkutmak istemezdim anne fakat sana orada ne olduğunu en iyi şekilde anlatmalıyım. Yarım metre boyunda küçük bir yaratık önümde duruyordu. Simsiyahtı ve boncuk gibi sarı gözleri vardı. Bitkisel yağ ve asfalt karışımı gibi kokuyordu. Çatırdayan bir ateş gibi durmadan bir mırıldanma sesi çıkarıyordu. Yaratık beni korkuttu anne. Ruhuma bir hançer sapladı; benim için soğuk ve acı verici, derin bir karanlık yarattı.

Onu izlerken yaratık gözlerini bana dikti ve ağzını açtı. Ağzı tamamen jilet gibi keskin dişlerle doluydu. Ben o anın saf dehşetine kapılmışken o sanki kıkırdıyordu. Yaratığın ağzı açıldığı anda kapandı ve bakışlarını sağa çevirdi. Onu fark etmemiştim anne. Dino’yu fark etmemiştim.

Dino, bizim zavallı köpeğimiz, mutfağın ortasındaki tezgâhın altında öylece yatıyordu. Büyük bir kasap bıçağı iki kaburgasının arasına nazikçe saplanmıştı. Dino son nefesini verirken sızlandı ve acı içinde öldü.

Ne yapacağımı bilemedim anne. O sırada vücudumun kontrolü bende değildi. Ağladım.“Olamaz” diye çığlık attım gözyaşları gözlerimden düşerken. Başka ne yapacağımı bilemedim anne. Yardım edemedim.

Onları yine holün aşağısından duydum. Judy ve senin odanın kapısı açıktı. Ah tanrım, anne. Çok korkmuştum. Hiç düşünmeden Judy’nin odasına koştum.

Judy ölmüştü anne. Parçalanmıştı ancak kızının nasıl öldürüldüğü hakkında detaylı bilgi istemeyeceğini biliyorum. Sadece kurtulmak için başka bir şansının olmadığını bil.

Üzülecek vaktim yoktu. Babamı kontrol etmeliydim. Garip bir şekilde odanızın ışığı yanıyordu, bu yüzden babamın kendinden geçmiş ve berbat bir şekilde yerde uzandığını görmek için fazla içeri girmeme gerek kalmamıştı. İki ekmek bıçağı boynuna saplanmıştı anne. Bunun nasıl olduğunu bilmiyordum.

Sen odanda değildin. Orada değildin anne. Neden odanda değildin? Ayak seslerinin geldiğini mi duymuştun? Gerçekten bodruma koşmanın en iyi çözüm olacağını mı sandın?

Kesinlikle biliyordum anne. Bodrum da olduğunu, yukarıdaki kötülükten kaçmaya çalıştığını biliyordum. Merdivenlere koştum, “Fısıldayanlar”ı yenmeyi umuyordum.

Seni orada buldum anne. Işık kapalıydı. Televizyonun önündeydin. Kafanda ve bacaklarında kesikler vardı. Çok fazla kan kaybediyordun. Beni görünce bağırdın. Çok yüksek sesle çığlık attın anne. Neden böyle yaptığını anlayamadım.

Ama sonra onları gördüm. “Fısıldayanlar” beni alt etmişti. Ve hep bir ağızdan sanki bir şarkı gibi mırıldanıyorlardı.

“Öldür onu. Öldür onu. Onu öldürmeliyiz. Onu öldürmeliyiz. Öldür onu. Öldür onu.”

Bana bağırıyorlardı anne. Bana seni öldürmemi söylüyorlardı. Bana senin ölmen gerektiğini fısıldıyorlardı.

İşte o zaman ellerime baktım.

Kanla kaplılardı anne. Kırmızı sıvı yeni geceliğimi kirletiyordu. Kollarımdan aşağıya akıyordu. Bir bıçak tutuyordum. Mutfaktan aldığım bir bıçak. Biraz önce ailemin geri kalanı üzerinde kullandıklarıma benziyordu.

Arkama baktığımda “Fısıldayanlar” gitmişti, sadece sen ve ben kalmıştık.

Işığı açtım ve gülümsedim. Yine çığlık attın. Elimdeki bıçağı havaya kaldırarak sana doğru ilerledim.

Sana asla bodruma inme demiştim anne. Niçin beni dinlemedin?

Not: Hikaye yabancı kaynaklardan alınmıştır. Çeviri, takipçilerimden Esma Yılmaz’a (depented) aittir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: